Ülkemiz uzun süredir görünmeyen ama derin etkileri olan bir mücadele içindedir. Bu mücadele ne silahlarla ne de açık cephelerle yürütülmekte. Sessizlikle, alışkanlıklarla ve zamanla kabullenmeye zorlanan bir düzenle sürdürülmekte.
Günümüzde sağlıklı iletişim kurmak dahi başlı başına bir güçlük haline gelmiştir.
İnsanlar konuşmakta ancak anlaşamamaktadır, bakmakta fakat görememekte, duymakta ama hissedememekte.
Sokakta içtenlikle gülümseyen, neşe yayan yüzlere rastlamak neredeyse imkansız hale gelmiş; hayatın tadı, yavaş ama ısrarlı bir şekilde elimizden alınmıştır.
Bu durum özellikle gençler üzerinde derin bir etki yaratmış; bizleri içine kapanık, çekingen ve güvensiz bireylere dönüştürmüştür. Sanatın zanaata, düşüncenin içeriğe, hissin ise tüketime indirgenmesi bu sürecin doğal bir sonucu olarak artmıştır. Çünkü insan, konuşamadığı yerde üretmeye yönelir, ifade edemediğinde susar, susamadığında ise başka bir dile sığınarak kendini dışa vurur.
Peki neden?
Çünkü içinde bulunduğumuz sistem, bireyi değil itaati beslemekte.
Sesi olanı cezalandırmakta, sessiz kalanları ödüllendirmekte. Sorgulayanı dışlarken, kabullenenleri çoğaltmakta. Bizlerden susmayı, itaat etmeyi, özgürleşmemeyi, etkilenmemeyi ve en tehlikelisi, hissetmemeyi öğrenmemiz istenmektedir.
Böylece üreten değil tüketen, düşünen değil tepki veren, hisseden değil uyuşmuş bireylerden oluşan kolektif bir kitle yaratılmaktadır.
Aslında uzun süredir buna hazırlanıyoruz. Alıştırılıyoruz. Ancak kimse asıl soruyu yüksek sesle sormuyor: Neden ve hangi amaçla?
Yönlendirilebilir kitleler, adeta “mini askerler” yaratmak adına; basın susturulmuş, ifade alanları daraltılmış, kelimeler tehlikeli hâle getirilmiştir. Bir fikri savunmak cesaret gerektirir olmuş, soru sormak risk olarak görülmüş, duyguları dile getirmek ise zayıflık sayılmıştır. Emek değersizleştirilmiş, anlam aşındırılmış ve en acı olanı, umutlar yok edilmiştir.
Tam da bu noktada gençlik ya tamamen içine kapanmış ya da var olabilmek için bağırmak zorunda kalmıştır. Kimimiz sanata sığındık, kimimiz ironiye, kimimiz ise sessizliğe… Ancak hepimiz ne istediğimizi çok iyi biliyoruz:
“Bizi görün.”
Ama sadece görmekle kalmayın, anlayın, hissedin ve bizimle birlikte mücadele edin. Çünkü bu mesele yalnızca bugünün değil, geçmişin, bugünün ve geleceğin ortak meselesidir.
