Her gün bu ülkede en az bir kadın öldürülüyor. Sadece 2024 yılında Türkiye’de 394 kadın öldürüldü. Son üç yılda ise binin üzerinde kadın cinayeti işlendi. Peki buna dur demek için toplum olarak ne yapıyoruz? Aslında cevap acı: Çoğu zaman hiçbir şey. Ses çıkarmıyoruz ama ses çıkaranı susturmak isteyenlere de sessiz kalarak destek oluyoruz.
Öldürülen kadınların çoğunun en yakınları tarafından öldürülmesi nasıl bu kadar “normal” karşılanabiliyor? Bu sorunun cevabı toplumun zihniyetinde saklı. Kendini sözde “namuslu, imanlı, vefalı” diye tanımlayan ama en küçük farklılığı ayıplayan bir anlayışla karşı karşıyayız. Gelin görün ki tüm bu söylemlerin arkasında çoğu zaman çifte standart, eğitimsizlik, yalan ve şiddet saklı.
Her yıl suç oranları artarken, suç işleyenlerin yaş ortalaması düşüyor. Buna rağmen neden kimse ciddi biçimde konuşmuyor? Çünkü mesele yalnızca bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda bir eğitim meselesi. Eğitimsiz bir toplum, bilgisiz bir gelecek demektir. Yanlış yönlendirilen çocuklar ise mutsuz ve öfkeli bir toplumun habercisi.
İktidar ise çoğu zaman “Sözleşmeye gerek yok, kanun var” diyerek konuyu önemsizleştirip İstanbul Sözleşmesi’ni feshediyor. Peki ama hangi kanundan söz ediyoruz? Kravat takıp “iyi hâl” indirimi alan tacizcilerden mi? Ya da “namus temizleme” bahanesiyle birkaç ay hapis yatıp çıkan katilleri koruyan sistemden mi?
Bu yazıyı hazırladığım süre boyunca Anıt Sayaç’a her gün yeni bir isim daha eklendi. Ama ne yazık ki bu konu gündemde o kadar sıradanlaştırıldı ki artık çoğu insan kulaklarını kapatıyor.
Oysa gerçek şu: Biz uzun zamandır bu katillerle aynı toplumda yaşıyoruz.
Bu durum yalnızca bireysel bir korku değil, toplumsal bir güvensizlik yaratıyor. İnsanlar gergin, kaygılı ve temkinli. Gündüz vakti bile yürürken arkamıza bakıyor, yanımızdan geçen insanlardan ürküyoruz.
Çünkü mesele yalnızca kadın cinayetleri değil; mesele bir toplumun güven duygusunu kaybetmesi.
Ve ataerkil bir düzen içinde bu mücadele hala devam ediyor.